ZamanMisali

Zaman Misali Kaybolan Herşeye

‘İNTİFADA’ Kategorisi için Arşiv

Felluce

Yazan: Efe 28/04/2009

Irak

Medeniyetin Felluce çağındayım.
Ne tarafa dönsem kan,
Baba uyan,

Ey uyuyan dünya uyan.
Çocuğundur artık kanayan.
Baba uyan, uyandır kardeşimi,
Kim bizi postallar altında ezen?
Bizi kirleten kim?

Saçından sürüklenen kardeşim nerede?
Nerde kayarken dilek tuttuğum yıldızlar.
Kirpiklerime yağan sabah güneşi.
Elimi uzattığımda dokunduğum gökyüzü, nerede?
Nerede, her hafta pazara giderken
Sımsıkı tutunduğum o nasırlı ellerin?

Rahmet mi bu yağan baba?
Yoksa azap mı?
Sanki bir kapı açılıyor düşümde,
Masalımın ilk çağından,
Kör bir kuyuya düşüyorum.
Güneşin imparatorluğundan,
Karanlığın zaferi çıkıyor karşıma.
Yarım kalan düşlerimde.
Masal yüzlü bebekler ağlıyor hala.

Filistin duvarında,
Çocuğuna sarılan bir baba,
Kudurmuş bir işgali,
Dünyanın beynine kazıyor.
Necef de, Bağdat da, Çeçenya da,
Bir çağ yanıyor baba,
Bir çağ yanıyor ve bir kez daha yıkılıyorum.

Ve bir kez daha adım kanlarla
Zulmün kitabına yazılıyor.
Böyle mi olmalıydı baba.
Bükülmeyen bileyin,
Taşlarla kırılmalı.
Adın teröriste çıkmalıydı.
Senin katilin aklanmalı.
Bir imparatorluğun
Nazar boncuğu Mostar, yıkılmalıydı,
Böyle olmamalıydı baba.

Böyle olmamalıydı,

İşgale karşı koymanın bedeli
Senin kapanan gözlerini seyretmek,
Olmamalıydı.

Baba uyan, ne olur uyan
Evladındır artık kanayan.

Haçlı seferlerinde hep,
Hep ben ölmeliydim öyle mi?
Doğudan, batıya,
Her mezara kendimi gömmeliydim.

Böyle miydi baba?

Oysa Tuna nehri kadar özgürlüktüm ben,
Dicleydim, Fırattım vatandım ben.
Bir avuç su, bir karış toprak,
Değildim ben.

Baba ne kaldı şimdi Felluce den?
O da yanıyor şimdi, Musul gibi,
Kerkük gibi, Filistin gibi.
Yanıyor sapan taşlarının,
suskun dilindeki ateşten.
Kimin olursa olsun artık,
Bu kanlı zafer.
Adını kim koyarsa koysun bu zalim çağın.

Eğer camide vuruyorlarsa yaralı bir babayı sırtından.
Bu zulme alkış tutan,
Bu zulme sessiz kalan,
Herkes utansın.

Baba uyan, evladındır şimdi kanayan.
Ey bana büyük, kainata küçük dünya,
Sen yabancı değilsin çocuk ölümlerine,
Ana yüreğinin böyle göğüsten sökülmesine,
Şahitliğin taa Kızılderili kabuslarından.
Çok ağladığın olmuş zenci kölelerin,
Zincirli bembeyaz ellerine.
Sen onları da kurtaramamışsın ya.
Eyvah! Eyvah!

Şimdi, şimdi ne Mescid-i Aksa,
Ne Süleyman mabedi,
Hatırla,
Alnından vurulan Ramazan’ı
Bayrama yetişemedi.
Şu kan kusan ağzında,Bayat bir şekeri bile çiğneyemedin.

Uyan baba, baba uyan!

Utan ey uyuyan dünyam utan,
Düşlerime daha turnalar girecekti.

Uyan! Utan! Utan.

Bedirhan Gökçe

Yazı kategorisi: İNTİFADA | Etiketler: | » yorum bırak;

Hanzala

Yazan: Efe 21/04/2009

hanzalaO, ihanetin, mürailiğin kol attığı iklimde yamalı elbisesi, çıplak ayakları, diken diken olmuş saçları.
O,  bütün bunlar karşısında ellerini arkasına umarsızca bağlamış özgürlüğün öksüz çocuğu…
O, intifadanın, saflığın masumca-çocukça bir sembolü…
O, iki yüz yıldır coğrafyası her türlü işgale uğramış devamlı kaybetmiş adı sanı bilinmez ama hepimiz den bir parça taşıyan…
O, karşısındakilerin gücünü umursamayan ve bunu es geçmemizi bize hatırlatan…
O, annesini, babasını, kardeşlerini, her şeyini kaybetmiş ve hala kaybetmekte olan bir çocuk…

O, ceset tarlalarının ortasında oyunlar oynayan ama her oyunda Azrail’le arkadaşlık eden…
O, hayatın bir kurşundan daha ucuz olduğu, sokaklarında ölümün kol gezdiği bir coğrafyanın asi veledi…
O, ölüm kokan topraklarda sessizce dolaşan ve o küçüklüğüne rağmen her şeyi bir büyüğün büyüklüğünden daha fazla akıl edebilen…
O, artık gördüğü duyduğu yaşadığı acıların çetelesini tutmayan bunları bir sıradanlıkla geçen ama asla pes etmeyen…
O, küçük (10)yaşına rağmen yeri geldiğinde göndere bayrak değiştirmek için tırmanabilen…
O, zoru kolaylığa, lüksü fakirliğe, yokluğu varlığa tercih eden…
O, sürgünleri hapishaneleri bir umut olarak seçen…
O, yola düşülmesi gerektiğinde durmanın anlamsızlığını anlatan…
O, elindeki basitliği, fakirliği ve yokluğu ile güç sahiplerinin uykularını kaçıran..
Zaferle değil seferle mükellef olan
Hepimizin bir parçası, bizim mahallemizin sıra dışı evladı…
O, Hanzala…

O biz, biz O.
“Hepimiz Hanzala yız”

Yazı kategorisi: İNTİFADA | Etiketler: , | 1 Yorum »

Çalınmış Bir Ülkeye Ağıt

Yazan: Efe 21/04/2009

hanzala

1946′da bir Filistin vardı…

2009′da artık bir Filistin yok. Yüz yıl süren kışkırtılmış bir Yahudi selinde boğulmuş bir ülke artık Filistin. Toprakları çalınmış ülke, insanları işgale uğramış ülke…

Filistin‘in yiğit evladı Mahmut Derviş diyor ki;

Ve ant içerim ki,
bir mendil işleyeceğim yarına kadar,
gözlerine sunduğum şiirlerle süslü
ve bir tümceyle, baldan ve öpücüklerden tatlı:
“Bir Filistin vardı,
bir Filistin gene var!”

Filistin’in bir sınırı yok, pasaportu yok, yolu yok, sokağı yok, ordusu yok. Filistin, 1946′dan beri dünyanın en acımasız erozyon bölgesi. Siyonizm’e set kuramadığı için bir ülke ve bir halk göçüp gidiyor.

“Topraksız bir halk ve halksız bir toprak” nidalarıyla geldiler. Paralarıyla, bankerleriyle, örgütleriyle, çeteleriyle, istihbarat teşkilatlarıyla kondular Filistinlilerin üstüne. Paramparça ettiler buldukları ne varsa. İngilizler arkasındaydı, Fransızlar, Almanlar… Amerikalılar arkasındaydı. Dünyanın bütün paraları emrindeydi “topraksız bir halkın.” Ve bütün dünya bir olup, “topraksız bir halk” için bir toprak yaratmak üzere, binlerce yılın tortusu bir toprağı halksız bıraktı…

Siyonist, ırkçı, işbirlikçi, terörist bir korsan devlet var şimdi o halksız toprakların üzerinde. 1.5 milyon Gazze’li yılanların önüne atılmış bir minik fare kıvamında yarım yüzyıldan beri. Orduları, topları, tüfekleriyle saldırıyorlar yine…

Düşlerin Filistin‘i ve acıların,
ayakların, bedenlerin ve mendillerin Filistin‘i,
sözcüklerin ve sessizliğin Filistin‘i
ve çığlıkların.
Ölümün ve doğumun Filistin‘i,
taşıdım seni eski defterlerimde
şiirlerimin ateşi gibi.
Kumanya gibi taşıdım seni gezilerimde.
Koyaklarda çağırdım seni bağıra bağıra,
inlettim senin adına koyakları:

Zalim düşmana bağırdım, eyFilistin, senin adına:
“Ölürsem, ey böcekler, vücudumu didik didik edin!”
Karınca yumurtasından kartal çıkmaz hiçbir vakit,
yalnız yılan çıkar zehirli yılanlardan!
Ben barbarların atlarını iyi bilirim.
Bir ben dururum onların karşısında,
bir ben,
gençliğin yüreğiyim her daim,
yüreğiyim beyaz kanatlı atlıların.

Mahmud Derviş böyle bağırıyor…

Ve bir Filistin vardı, bir Filistin gene var! Birleşmiş barbarlara inat, direniyor Filistin.

Gazzeliler direniyor yine, utanmaz bir dünyanın gözleri önünde. Dayan ey Filistin, dayan ki umudu kararmasın onurun, dayanışmanın, insan olmanın.

Dayan bir Filistin olacak!

İnşâallah, inşâallah, inşâallah…

Yazı kategorisi: İNTİFADA | 1 Yorum »

Gazze için sabah ezanı vakti

Yazan: Efe 20/04/2009

Gazze

Bilâl’in hiç açılmayacak göz kapaklarına doğacak güneş az sonra. Taze gün ışıkları sessizce yırtacak karanlığın perdesini. Ama Bilâl perdeyi çoktan kapattı. Karanlığı yırtan ışıklar, zulmün zifirisine sabahı getiremiyor şimdilik.

Bebek Bilâl. İki aylık yüzüne kan çizmişler Bilâl’in. Barut doldurmuşlar bakmaya doymamış gözbebeklerine. Gözleri harama değmemiş Bilâl, bu sabah ezanını duyamadı, duyamayacak. Perdelerinden içeri mehtap değil, bomba şavkı yağdı. Yastığı kül oldu Bilâl’in. Yatağı buz oldu. Uykusu kan oldu. Yüzünü aynalar paylaşmadan önce, kör şarapneller parça parça alıverdi.

“Allahüekber… Allahüekber…”

Babasının kucağına uyanamayacak Zehra bu sabah. Kucağında ölüm var babasının. Omuzlarına taştan katı, ateşten yakıcı zulmün molozları yığılmış. Yetim kaldığını anlayacak yaşta değil Zehra. Evlerine oyuncak diye ateş doldurmuş üniformalı amcaları. Kravatlı amcaları “ölebilir Zehra!” diyor. “Ölmeli…” diyenleri de var. Televizyon ara veriyor savaş haberlerine. Aradan çikolata reklamı geçiyor. Zehra’nın kanının renginde paketleniyor yüz kremleri. Şampuan arıyor anneler küçük kızlarının saç tipine göre. “İnce kuru” saçları çok geliyor Zehra’ya. Mutfakta Nescafe kokmuyor. Kan akıyor musluktan. Dudakları ağlamayı bile bilmiyor Zehra’nın. Ağladığında kim duyacak ki? Bir nefeslik bile teselli sunamıyor yanık baba cesedi…

“Allahüekber… Allahüekber…”

Seccadesi köşede katlı duruyor Ahmet Yasin’in. Abdestini yeni almış. Suyla değil kanla tamamlamış guslünü. İğne başı kadar bile kuru yeri kalmamış. Tepeden tırnağa mazlum, masum. Secdeye koyacak başı kalmamış. Yüzü yok kıbleye dönecek. Uğrunda öldürüldüğü imanını şahit bırakmış cesedinin yanı başına. Cenazesini kaldıracaklar bile öldürülmüş, öldürülecek… Ateşten seccadeler seriliyor sokak aralarına. Başı eğilmiyor zalime şehitlerin. İblis soyunun hesapları bencilliğe varıyor, kibre dayanıyor. Şefkat başını uzatamıyor pencerelerden. Korku bile korkuyor nursuz suratlarından.

“Eşhedü en lâ ilahe illalah…”

Sabaha kan çorbası hazırlıyor zalimler. Katliam partisi ihraç ediyorlar oturma odalarına. Uyuyor mudur Olmert acep? Onun da gözleri var mıdır uyumaya hasret? Sakinleşir mi rüya görürken nefreti? Söner mi azgınlığı yüzüne su vururken? Zehrâ’nın yaşında bir kızı var mıdır füzeyi ateşleyen askerin? Gece utanıyor gece olduğuna; karanlığıyla gizlediği tanklar ateş dolduruyor bebelerin süt kokan ağızlarına. Sabahın gönlü yok gün ışığını görmeye; ölü kuşkanatlarıyla örtüyor ölü kızların utangaç saçlarını. Alev topu düşüyor “lâ ilâhe” ile “illallah” arasına… Kinlerini ilah edinenler namlunun gerisinde duruyor, “illâ Allah” diyenler namlunun ucunda kül oluyor, gül oluyor. Keskince bir “lâ…” yükseliyor Leylâ’nın kan sızan dudaklarından… “Allah…” diye akışıyor son nefesi; ateşleri söndürüyor bakışının güneşi.. “Şahit olduk yâ Rab, Sen de bize şahit ol…”

“Eşhedü enne Muhammed’ürresûlullah…”

Az daha büyüseydi Muhammed, olur a, belki öğrenirdi adını. “Muhammed” diye seslenince müezzin; belki dudakları kıvrılır, gözleri çevrilirdi. Adı yüzünden katledildi Muhammed bebek. Adını çekemeyenler ancak tetik çekebiliyorlar. Muhammed’lerin varlığını hazmedemeyenler, Ebuleheb gibi ateş taşıyorlar dudaklarında, haset üstüne haset yığıyorlar kalplerine. Kuruyasıca elleriyle ateş sütunları örüyorlar etraflarına. Kendi kendilerini hapsediyorlar alevden parmaklıkların ardına. Nefret aleviyle kundakladıkları Muhammed bebenin ölü yüzüne yerleşen tebessümün, kremle besledikleri kendi yüzlerine niye yakışmadığını anlamayacaklar.

“Hayyâlessalâh…”

Haydin namaza ey Gazzelilerin uykucu kardeşleri. Kardeşleriniz ağlarken gülebilen dudaklarınıza hiç olmazsa Fatiha değsin. Bebelerin kahvaltı saatinde kurşun yediği Gazze’nin komşuları, çocuk çığlıklarına dayanamayıp kapattığınız kulaklarınıza hiç olmazsa ezan değsin. Gözlerinin içine utanmadan bakabildiğimiz kızımıza, “sen Gazzeli çocuklardan biri olsaydın, ben sen öldürülürken de uyurdum” diyebiliyorsak, uyumaya devam edelim.

“Hayyâlelfelâh…”

Kurtuluş kervanı çoktan göçtü. “Ah keşke kavmim de bir bilseydi..” diye müjde vermek için yanıp tutuşuyor şehitler. Ezan mı? Gazze’de bu sabah ezan yarım kaldı. Belki de hiç başlayamadı.

Senai Demirci

Yazı kategorisi: İNTİFADA | Etiketler: , , , | 1 Yorum »

Gazze’de bir Osmanlı Askerinin not defterinden..

Yazan: Efe 17/04/2009

Osmanlı

Tam doksan iki yıl önce Gazze’de, İngilizlerle savaşan Osmanlı askeri Hüseyin Çavuş’un not defterinden çıkan şiirlerden birinin son dörtlüğü….


İbrahim Karagül’ün yazısı


“Ne bir dua ne Fatiha isterim sizlerden. İntikam… Ah intikam!..
Geçmeyiniz bizlerden..”

Tam doksan iki yıl önce, bugünlerde İsrail ordusunun kıyımlarını izlediğimiz Gazze’de, dönemin ABD’si olan İngilizlerle savaşan Osmanlı askerleri içinde, kendi deyimiyle “Anadolu’dan kopup gelen” Mehmed Hüseyin Çavuş’un not defterinden çıkan anıların arasında bulunan şiirlerden birinin son dörtlüğü bu.


“Neler neler diyorum yare, açıldı efganım…
Neler neler diyorum, hepsi… hepsi yalan…”


Bu da, Hüseyin Çavuş’un nefis cümlelerle yazılmış bir aşk hikayesinin son cümleleri. Gazze’de köy köy yaşanan şiddetli çatışmalar, yokluklar, acılar, kahramanlıklar, ölümler sırasında yazıldı. Kudüs yolunu İngilizlere kapatmak için Suveyş Kanal Muharebeleri, birinci, ikinci, üçüncü Gazze muharebeleri sırasında, Birşiba Muharebesi sırasında yazıldı bu cümleler.


“Akşam saat altıya çeyrek kala, bir İngiliz tayyaresinden atılan bomba, Ahmed Çavuş komutasındaki topa isabet etti. Yekdiğerini takiben Kozanoğlu Mehmed, Bandırmalı Ömer, Ödemişli Kazım, Lüleburgazlı Halil şehid oldu. Marangoz Abdullah, Kilisli Musafa ağır yaralandı. Sıhhiye arabalarıyla Mesvke’deki sıhhiye bölüğüne gönderilmişlerse de birisinin şehid olduğu anlaşıldı. İşte, bugünün sabahı, sekiz aslan neferin elimden gasbedilmesiyle başladı. Şimdi her tarafta bir musalib harb var. Bakalım… İstikbal… Mehmed Hüseyin: 6/5..”


Gazze’yi can havliyle savunan Anadolu evlatlarının şehid olduktan sonra ceplerinden toplanan not defterlerinde neler yok ki..


“Senden ayrıldım. Bak harab oldum.. Beni hep an!.. Unutma…” (Piyade Topçu Mehmed Hüseyin)
İşti o not defterlerinin sayfalarına, fotokopilerine bakıyorum sabahtan beri. Bir yandan da haber kaynaklarından İsrail’in Gazze’deki kıyımıyla ilgili gelişmeleri, dünyanın sahte ateşkes çabalarını izliyorum. Alelacele yazılmış, bazı cümlelerin üzeri çizilmiş sayfalar. Kiminin üzerinde bağrı yanık bir Anadolu çocuğunun efkarı, kiminin üzerinde öfke ve intikam çığlıkları.. Hepsi ama hepsi, bu toprakları ölümüne savunmuş. Yer yer zaferler kazanmış, ağır kayıplar verdirmiş. 30 bin civarındaki Osmanlı askeri, 85 binin üzerinde İngiliz askerine karşı, bütün imkansızlıklar içinde, o toprakları, köyleri, tepeleri savunmuş. Doksan yıl önce… Bu savaşta İngiliz askerleri tarafından ele geçirilen, Osmanlı askerlerinin kullandığı haritaya bakıyorum…


Yollar, tepeler, vadiler, köyler.. Çatışmaların yaşandığı her yer.. Gazze, Golan tepeleri… Zeytinlikler.. Hangisinde kaç Anadolu çocuğu gömülü şu an? Doksan yıl sonra bugün İsrail aynı yerleri bombalıyor.. Kudüs teslim olana kadar, o toprakların her metresinde verilen o dehşet mücadeleyi bugün kaçımız hatırlıyor? Kaçımız, İsrail’in bugün yapıp ettikleriyle İngiltere’nin yapıp ettiklerini kıyaslıyor? Kaçımız yüreğimizin bir tarafını hâlâ oralarda hissediyor? Daha o şehitlerin not defterlerini bile okuyamıyoruz!


Aynı savaşta İngiliz Cavuş Whatley’in anıları derlenip toparlanmış:
15 Eylül 1917: Bombay’dan Keşmir adlı gemiyle Suveyş Kanalı’na gelişlerini, oradan Kantara’ya geçişlerini anlatıyor. 6 Kasım’da Gazze’ye saldırı hazırlıklarından, Türk keskin nişancılardan, Gazze’yi nasıl bombaladıklarından söz ediyor. Sonraki günlerde; bölgedeki Musevilerin desteğinden, köylerdeki şiddetli çatışmalardan, tarafların verdiği kayıplardan, birkaç saat planlanıp birkaç gün süren çatışmalardan, bir kaç saatlik ateşkeslerden, Türk taarruzlarından, sadece bir köye üç bin top atışından, en şiddetli direnişin yaşandığı Tire köyünden söz ediyor…
İsrail Gazze’de çocuklara kıyım yaparken, uranyumlu bombalarla kenti harabeye çevirirken bunlara bakıyordum. Daha önce de bakmıştım. Hatta yazmıştım da. Ama, bugünlerde özellikle tekrar tekrar baktım. Kudüs düşene kadar…


Çünkü bugün o gündü. O zaman İngiliz vardı şimdi İsrail’le birlikte ABD var. Topraklar aynı. Köyler aynı. Kentler aynı. Savunanlar aynı, saldırganlar aynı.
Bir asır geçti… Bugün Gazze’yi savunanlar, İsrail saldırılarına şiddetli tepki verenler, o gün o topraklarda hayatını kaybedenlerin torunları değil mi? Ceplerinde Anadolu ağıtları yazan gençlerin, Kudüs’ü, Medine’yi, Mekke’yi koruyanların torunları değil mi? Öyleyse Gazze’de olanlara en sert tepkiyi gösterme hakkına sahip olanlar onlar değil mi?


Bugün sesi en yüksek çıkması gerekenler biz değil miyiz!..


Ne yazmıştı Hüseyin Çavuş… “Ne bir dua, ne fatiha isterim sizden. İntikam… Ah! İntikam!..”


Yazı kategorisi: İNTİFADA | Etiketler: , , , | » yorum bırak;

İnsanlık Suçu

Yazan: Efe 15/04/2009

intifada

Filistin’de olan şey, maddi ve manevi varlık ve değerlerine el konmuş, bu cümleden olarak ülkeleri işgal edilmiş bir milletin direnişidir. İsrail’in yaptığı ise uluslararası kuralları, ahlak ilkelerini, insanlara mahsus erdemleri hiçe sayarak işgali devam ettirmek, bir halkı göz göre göre eritmek, imha etmek, maddi ve manevi olarak çökertmek, bütün dünyayı çeşitli taktiklerle ve göstermelik toplantılarla oyalayarak meşru olmayan emeline doğru adım adım ilerlemektir.

Eğer dünyada insanlık ölmemiş olsaydı, eğer uluslararası anlaşmazlıkları tarafsız ve adil bir çözüme bağlamak için var olmuş bir Birleşmiş Milletler bulunsaydı, eğer İslam kardeşliği diye bir kavramın hayatta karşılığı olsaydı bugün Filistin’de yaşanan dram asla yaşanmazdı.

Ateş düştüğü yeri yakar; bakın bu yangının içindeki nasıl feryad ediyor:

” …. Gazze’den selamlar gönderiyorum. Ama Allah bilir belki size gönderebileceğim son selam olabilir; çünkü bilgisayarımın pilinin son dakikalarını kullanıyorum….

Gazze’de elektrik petrol ve su bitmiş durumdadır …Hastanelerde jeneratörlerin son mazot litreleri kullanılıyor, ondan sonra hastanelerdeki elektrikler de kesilecek. O saatten 24 saat içerisinde 400 diyaliz hastası ölüme mahkum kalacak ve yoğun bakımda olan yaklaşık 200 genç ve yaralıyı kayıp edeceğiz.. Bununla birlikte sürekli ilaç ve elektrik gerektiren ameliyatlar durdurulacak..

Bu hepsi değil, Gazze’nin dramı daha çok hikaye anlatıyor …Mesela fırınlarda ekmek yok, pazarda da un yok, ilaçların çoğu bitmiş durumda, sınırlar İsrail ve Mısır tarafından kapatılıyor

Boynunuza emanettir ki Türk halkına söyleyin …Biz Filistin halkı olarak kıyamet gününde ve Allah’ın huzurunda hakkımızı helal etmeyeceğiz. Biz burada ölürsek sizin payınız var bunda; eğer her biriniz çıkıp da elinden geleni yapmasa Allah’ın önünde kardeşlik hakkımızı isteyeceğiz sizden

Ben kendimi Filistinli bir Türk olarak tanıtıyorum. O kadar ki seviyorum ki sizi; onun için sizden bir şey yapmanızı bekliyorum

Ben TC’de okumuş bir Filistinli inşaat mühendisi.. ve mesajımı yayınlayacaksanız lütfen dilini düzeltin

Gazze’den her şeyi yazmaya hazırım ben, size ve tüm gazetecilere.

Saygılarımla…

Eng. Moin Naim

Head Of Resource Development Unit

Ricasına rağmen diline çok az dokundum; çünkü onun Türkçesi beni daha çok etkiledi.

Hayreddin KARAMAN

free_palestine

Yazı kategorisi: İNTİFADA | Etiketler: , , , , , | » yorum bırak;